|
. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Hadîce ile nikâhlanırken, Mudâr kabîlesinin reîsleri ve Hâşimoğullarının ileri gelenleri de var idi. Burada, Ebû Tâlib övünerek şöyle bir hutbe okudu: “Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi hazret-i İbrâhîmin zürriyyetinden ve hazret-i İsmâ’îlin neslinden eyledi. Bizi Mead ve Mudar soyundan eyledi. Bizi Beytinin ve Haremin muhâfızları yapdı. Hareminin işlerine de hizmetci eyledi. Bize hac edilen, ziyâret edilen bir beyt (Kâ’beyi) ihsân eyledi. Yine bize içine girildiğinde emîn olunan bir Harem ihsân etdi. Bizi insanlara hâkim kıldı. Şübhesiz ki kardeşimin oğlu Muhammed, bütün Kureyş gençlerinden dahâ üstündür. Vallahi bundan sonra Onun için büyük haberler ve mühim işler vardır.
. Hazret-i Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğini müjdeleyenlerden biri de Kus bin Sa’îde-tül Eyâdîdir. Bir def’asında Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna, Iyâd kabîlesinden bir hey’et geldi. Onlara hanginiz Kus bin Sa’îdeye ulaşmışdır ve onu bilir diye, sordu. Yâ Resûlallah, hepimiz onu biliriz dediler. Hâli nice oldu diye sorunca da, vefât etdi, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Sanki dün gece gibi hâtırlıyorum. Ukaz panayırında bir kızıl tüylü deve üzerine binip va’z eylerdi. Hoş nasîhatlar yapar, Hak Sübhânehü ve teâlânın bir olduğunu ve Ona îmân etmeye çağırırdı. Birçok beytler okurdu. Hâtırlamıyorum. Bu sırada bir kişi, yâ Resûlallah, ben o beytleri Kus bin Sa’îdeden işitmişdim. Müsâade ederseniz okuyayım, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Şi’r, güzeli güzel, çirkini de çirkin olan bir sözdür” buyurdu ve izin verdi. O kimse Kus bin Sa’îdenin şöyle söylediğini işitdim, diyerek şi’ri okudu. Şi’rin ma’nâsı şöyledir: “Önce gelip geçenlerde bize ibret alacak şey çokdur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var ama, çıkacak yeri yokdur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Kat’iyyetle anladım ki, herkesin başına gelen benim de başıma gelecek, ben de öleceğim.” Bundan sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” oradakilere, kim bize Kus bin Sa’îdenin îmânının alâmetlerinden dahâ başka şeyler söyleyecek buyurdu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda bulunan hey’etden bir kişi şöyle anlatdı: Yâ Resûlallah! Bir gün memleketimizde bir dağa çıkmışdım. Bir derede sayısız hayvân ve kuş toplanmışdı. Kus bin Sa’îde bir çeşmenin başında elinde asâsıyla durmuş. Yeri göğü yaratan Allah hakkı için, kuvvetlilerin za’îflerden önce su içmesine müsâade etmem. Önce za’îfler, sonra kuvvetliler su içeceklerdir, diyordu. Seni insanlara peygamber olarak gönderen yüce Allaha yemîn ederim ki, gözlerimle şöyle gördüm: O hayvânların ve kuşların kuvvetlileri za’îfler su içinceye kadar bir tarafa çekilip beklediler. Sonra kuvvetliler su içdiler. Hayvanlar ve kuşlar Kus bin Sa’îdenin yanından gitdikden sonra, yanına yaklaşdım. Bakdım ki iki kabr arasında durmuş nemâz kılıyordu. Bu kıldığın ne nemâzıdır dedim. Arablar bunu bilmez. Bu öyle bir nemâzdır ki, göklerin ve yerin yaratanı için kılarım dedi. Lât ve Uzzadan başka ilâh var mıdır? dedim. Ben böyle deyince titredi ve rengi değişdi ve: Benden uzak dur! Şübhesiz ki göklerin ilâhı vardır. Onun şânı yücedir. Bütün mahlûkâtı O yaratdı ve onları tertîb etdi. Güneşi aydınlatıcı, ayı nûrlandırıcı ve yıldızları zînet kıldı, dedi. Sonra ona, neden Allahü teâlâya bu iki kabr arasında ibâdet ediyorsun diye sordum. Bu iki kabrde yatanlar benim dostlarım idiler. Burada ölümden onlara erişen şey bana da erişsin, ben de burada öleyim diye beklerim, dedi. Sonra şöyle dedi: Yakında size bu tarafdan hak erişecek diyerek Mekke tarafını gösterdi. O hak nedir dedim. Lüveyy bin Gâlib neslinden bir kimsedir. Sizi ihlâsa (tevhîde) da’vet eder, ebedî hayâta ve bitmeyen ni’metlere çağırır. Onun da’vetini kabûl ediniz! Eğer ben Onun zemânına kadar hayâtda kalsaydım, en önce Ona ben îmân ederdim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunları anlatan kimseye çok güzel söyledin. Kus bin Sa’îde öyle bir kimsedir ki, Allahü teâlâ Onu kıyâmet gününde yalnız bir ümmet olarak diriltir, buyurdu.
. Şöyle rivâyet edilmişdir: Ensârdan biri Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda kalkıp şöyle anlatdı: Devemi kaybetmişdim. Aramak için dağlara ve sahrâlara çıkdım. Akşam oldu. Gece karanlığında bir korkulu yerde kaldım. Sabâha yakın bir ses işitdim, şöyle diyordu: Ey karanlıklarda karar kılıp kalmış kimse, Şübhesiz, Allah bir Nebî gönderdi Haremde. O, Benî Hâşimden, vefâlı, kerem sâhibi, Cennetlerin ebedîliğini müjdeledi. Bunları işitince, ne kadar etrâfıma bakdıysam da sesin sâhibini göremedim ve şöyle dedim: Ey karanlıklardan bana seslenen kimse, Bu sıkıntılı zemânda hoş geldin bize. Allahü teâlâ hidâyet versin sana, Söylediğini iyice açıklasana. Ben böyle deyince, ansızın yine şöyle diyen bir ses işitdim: “Nûr zâhir oldu [açığa çıkdı]. Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmı Peygamber olarak ve her bakımdan en üstün olarak gönderdi. Mahlûkâtı abes olarak yaratmayan ve bizi Îsâ aleyhisselâmdan sonra başı boş bırakmayan ve bize kıymet veren, en şerefli ümmet olarak yaratan Allahü teâlâya hamd olsun. Muhammed aleyhisselâmı bize gönderdi. O Nebîlerin en üstünüdür. Ona salât ve selâm olsun. Hiç bir topluluk, Ona karşı gâlib gelemez” dedi. Sabâh olduğunda sevincimden devemi unutmuşdum. Yola çıkıp yürümeye başladım. Bir yere geldim. Bir de bakdım ki, Kus bin Sa’îde bir ağaç altında oturmuş, elindeki bastonunu bir taşa vurarak cenk şi’ri okuyordu. Yanına yaklaşıp selâm verdim. Selâma cevâb verdi. Orada bir çeşme ve iki kabr ve iki kabrin arasında bir mescid vardı. Yanında iki dâne de aslan vardı. Aslanlar teberrüken kendilerini ona sürerlerdi. Aslanlardan biri oradaki çeşmeye su içmeye giderken, diğeri de peşine düşdü. Kus bin Sa’îde elindeki bastonu arkadaki aslana vurup, sen dur, senden önce giden su içip gelsin, sonra da sen git, dedi. Önce giden aslan su içip gelince, beklemekde olan diğer aslan gidip, su içdi. Bu kabrler kimin kabridir diye sordum. Benim iki arkadaşım vardı. Burada benimle birlikde Allahü teâlâya ibâdet ederlerdi ve Ona aslâ şirk koşmazlardı. Onlar vefât etdiler. Bu iki kabr onların kabrleridir. Ben de burada onlara kavuşma zemânımı bekliyorum, dedi.
. Zeyd bin Amr ve Varaka bin Nevfel hak din aramak için Musulda bir râhibe gitdiler. Varaka bin Nevfel nasrânî oldu. Zeyd bin Amr nasrânîliği uygun bulmadı ve kabûl etmedi. Oradan ayrılıp yola devâm etdi. Başka bir râhibe uğradı. Râhib nereden geliyorsun diye sorunca, hazret-i İbrâhîmin yapmış olduğu Kâ’beden geliyorum, dedi. Niçin oradan ayrılıp yola çıkdın deyince de, hak din aramak için ayrıldım, dedi. Bunun üzerine râhib ona, hemen geri dön, senin aradığın hak din yakında sizin memleketinizde zuhûr edecekdir, dedi. Zeyd bin Amr, hazret-i Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden önce öldürülmüşdür. Allahü teâlânın bir olduğuna, îmâna, kıyâmet gününe dâir çok şi’rleri vardır. Sa’îd bin Zeyd “radıyallahü anh” şöyle demişdir: Ben ve Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” Zeyd bin Amrın hâlini sorduk. Buyurdu ki: “O kıyâmet günü tek bir ümmet olarak kalkacakdır”.
. Irbâz bin Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” şöyle rivâyet etmişdir: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Âdem aleyhisselâmın cesedi toprak hâlinde ve henüz rûh verilmemiş hâlde iken, Allahü teâlâ katında benim adım “Hâtemünnebiyyîn” diye yazılmışdı. Size hâlimin başlangıcından bahsedeyim diyerek buyurdular ki: Hazret-i İbrâhîm aleyhisselâm şöyle düâ etmişdir, [Bekara sûresi 129.cu âyetinde meâlen] (Yâ Rabbî! Onlara senin âyetlerini okuyacak bir resûl gönder.). Îsâ aleyhisselâm da şöyle müjde vermişdir: [Saf sûresi 6.cı âyetinde meâlen] (Ey İsrâîl oğulları! Ben size Allahın peygamberiyim. Tevrâtın tasdîkcisi ve benden sonra gelecek bir peygamberin müjdecisi olarak geldim ki, o peygamberin ismi “Ahmed”dir...).
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yine şöyle buyurdu: Annem Âmine kendisinden bir nûrun doğuya ve batıya yayıldığını görmüşdür. O nûrun aydınlığında Şâmın köşkleri ve serâyları görünmüşdür
. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliğini müjdeleyen hâdiselerden biri de Abd-i Kelâl bin Yegûs El-Humeyrî kıssasıdır. Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir gün Kubâ mescidinde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile nemâz kılmışdık. Mubârek yüzünü bizden tarafa çevirince, deve üzerinde siyâh sarıklı, kılıç kuşanmış bir köylünün dağdan aşağıya doğru indiğini gördü. Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz buyurdu. Biz, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bizden dahâ iyi görür ve bilir dedik. Bir köylü dağdan aşağıya doğru geliyor. Abdüllah Hafâkî olması lâzım buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunları söyledikden biraz sonra o köylü mescidin kapısına geldi. Devesini bağladı, yenlerini sıvayarak ve eteğini çekerek Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldi ve selâm verdi. Resûlullah ona, Allahü teâlâ dilini yalan söylemekden, kötülükden korusun, buyurdu. Sonra köylü konuşmak için müsâade istedi. İzn verilince şöyle anlatdı: Yâ Resûlallah! Biz kavmimizden bir cemâ’at ile Hadramuta gidiyorduk. Gece ay ışığında giderken ay batdı. Biz korkulu bir dereye ulaşdık ve orada konakladık. Oraya henüz konaklamışdık ki, birden bire bir gürültü kopdu. At kişnemeleri, deve sesleri, kadınların feryâdı, çocukların ağlaşma sesleri geliyordu. O sırada bir ses dahâ işitdik, şöyle diyordu: Ey Yemâme kâfilesi. Vallahi kıyâmet yaklaşdı! Bütün putların bâtıl olduğunu ve bütün dinlerin hükmsüz kılındığını bildiren bir Peygamber geldi. O Peygambere uyan kimse bahtiyâr olur. Uymayanlar, muhâlefet edenler, bedbaht olurlar. Biz ona, Allahü teâlâ sana rahmet etsin, sen kimsin dedik. Ben Teklân cinnim, dedi. Bu gürültüler nedir diye sorduk. Bu gürültüyü çıkaranlar, cinnîlerden bir tâifedir. Kureyş kabîlesinden bir Peygamber gönderildi. Ona îmân etdiler, dedi. Bundan sonra ses kesildi. Sabâh olunca yola çıkıp, çöle doğru yürümeye başladık. Yolculuğumuz sırasında arkadan bir kişiyi kaybetdik. Yol arkadaşlarıma siz durun, bekleyin, ben o kaybolan kimdir bir bakayım dedim. Yedek bir bineğim vardı. Ona bindim, kılıcımı da kuşandım, onu aramaya gitdim. Bir kimseye rastladım. İhtiyârlıkdan beli bükülmüş ve kirpikleri dökülmüş. Bir yeri kazıyordu. Bineğimin ayak seslerini duyunca, başını kaldırıp bakdı. Beni bir heybet kapladı. Kur’ân-ı kerîmden âyetler okuyarak Allahü teâlâya sığındım ve çok salevât okudum. Sonra o kimseye; Allahü teâlâ sana merhamet etsin. Biz bir gurub yolcuyuz. Yolumuzu şaşırdık. Yâ bize yol göster veyâ konaklayacak bir yer göster. Hiç olmazsa içecek su ver, dedim. Benim sizi konaklatacak evim ve çadırım yok. Size içirecek südüm ve suyum da yok. Yolunuz karşınızdadır. Falan dağın üzerine çıkın, dedi. Sen kimsin diye sordum. Ben Abd-i Kelâl bin Yegûs El-Humeyrîyim, dedi. Kavmin ne oldu diye sordum. Üçyüz seneden beri onlardan haberdâr değilim. Benî Mâzin kabîlesine geldim. Onların arasında binbeşyüz yaşında bir ihtiyâr var. Bana burada Âd kavminin kapanmış bir su ırmağı olduğunu söyledi. Üçyüz senedir burayı kazıyorum. Irmakdan bir nişân bulamadım. Fekat üç dâne levha buldum. Onlar üzerinde neler yazılmış, eğer okuma biliyorsan sana göstereyim, dedi. Bilirim getir göreyim, dedim. Gösterdi. Levhalardan birinde Âd kavminin kötülüklerini bildiren iki beyt yazılı idi. İkinci levhâda Sâlih aleyhisselâmın kavminin zemmi ve deveyi öldürmeleri hakkında iki beyt yazılı idi. Üçüncü levhada da buna benzer şeyler yazılı idi. Sonra elimden tutup beni bir yere götürdü. Orada altından bir taht üzerinde sırt üstü yatmış bir şahsın ölüsü vardı. İki gözünün arasına şöyle bir yazı yazılmışdı: Benim adım, Şeddâd bin Âd. Irem bağları ve imâd sâhibiydim. Bin sene yaşadım. Bin şehr kurdum. Bin kız ve hizmetçiyle yaşadım. Bin kantar altına sâhib oldum. Binlerce askerim vardı. Şarkın ve garbın saltanatına sâhib oldum. Ne dünyâ bana kaldı, ne de ben dünyâda bâkî kaldım. Benden sonra kimse dünyâya mağrûr olmasın. Sonra elimden tutup bir yere dahâ götürdü. Gümüşden bir taht üzerinde sırt üstü yatmış bir kadının ölüsü vardı. Onun alnında şöyle yazılı idi: Ben Şeddâd bin Âdın kız kardeşiyim. Her kim yanıma gelirse, bana ibret nazârıyla baksın. Sonra beni bir taşın yanına götürdü. O taşın altından bir sahîfe çıkardı. Bunu oku dedi. Onda şöyle yazılı idi: O ay yüzlü Nebî zuhûr edince, azîz ve celîl olan Allahü teâlâya da’vet eder. Ona muhâlefet edenleri, beldeler, dağlar ve vâdiler kabûl etmez. O Tihâme topraklarından, Mekkeden çıkacakdır. O bulutlar üzerinde görünen ay gibidir. O doğru sözlüdür. Susması hikmetlidir. Sultânlar Ona boyun eğer. Kapalı şeyler Ona açık olur. Bundan sonra benden ayrılıp gitmek istedi. Eteğinden tutdum. Görüşüp konuşmamızı nasîb eden Allahü teâlâ hakkı için söyle, ne yirsin, ne içersin, dedim. Benim yiyeceğim şu tepelerin otlarıdır. Suyum yağmur suyudur, dedi. Sonra onunla vedâlaşıp ayrıldım. İki sene Hadramutda kaldım. Geri dönerken o yere yine uğradım. Orası yeşil bir yer olmuş ve bir ırmak akıyordu. Oraya bir de kabr yapılmışdı. Kadınlardan bir topluluk vardı. Onlara Kelâl bin Yegûs ne oldu diye sordum. Vefât etdi, şu kabr onun kabridir, dediler. Kabrinin başında bir taş vardı. O taşın üzerinde şöyle yazılıydı: Âdın kuyusunu bütün gücümle kazmaya başladım. Nihâyet ben de Iyâs gibi, o kuyunun dibine ulaşdım. Bal gibi tatlı ve pek lezzetli olan suyu buldum. O su ile su ihtiyâcımı giderdim. Ancak kuyuyu iyice kazma işini temâmlayamadım. Çünki, dostlarım bana sıkıntı verdi. Elimde âlet azdı. Taşlar arasında kaldım. Toprakla uğraşmak beni yidi bitirdi. Bunları anlatınca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ağladı ve buyurdu ki: Allahü teâlâ Abd-i Kelâl bin Yegûsa rahmet eylesin. O kıyâmet gününde tek bir ümmet olarak kalkacakdır.
. Peygamberimiz'in Adının Arşı Alâ Üzerine Ve Meleküt Alemindeki Diğer Yerlere Allah Teala’nın Adı Île Birlikte Yazılması Hâkim, Beyhâkî, Taberânî (el-Sağir'inde), Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr, Ömer (r.a.)'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Resûlüllah Efendimiz şöyle buyurdular: "Adem (a.s.) Cennette malûm hatayı işlediği zaman, "Yâ Rabbi! Beni, has kulun Muhammed hürmetine bağışla!" diye duâ etti. Allah da kendisine: "Yâ Adem, Muhammed'i nasıl tamdın?" diye sordu. Adem şöyle cevap verdi: "Yâ Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana üflediğin zaman, başımı kaldırıp yukarı bakmıştım, işte o sırada Arş'm sütunları üzerinde: "Lâ ilahe illallah! Muhammedün Resûlüllah" diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, kendi adının yanma ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın." Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Evet yâ Adem, doğru söyledin. Eğer Muhammed olmasaydı, Ben seni yaratmazdım..." diye buyurdu.(Imâm-ı Kastalânî de aynı rivayeti Beyhakî'nin Delâil'inden naklen Mevâhib-i Ledünniye adlı kıymetli eserine almıştır. Şârihi AHâme Zerkânî ise, Delâil'in kıymeti üzerinde Hafız Zehebî'nin medhedici şu sözlerine yer verir: "Sana gerekli olan Delail'i okumandır. Bil ki, bu kitap hep hidâyet ve nurdur..." Delâil'in müellifi olan irnam-ı Beyhakî ise, İlgili rivayet hakkında bizzat şöyle demektedir: "Râvî Abdurrahmân, bu rivâyetiyle yalnız kalmıştır." Mevâhib şârihi Allâme Zerkânî de: "Başkası bu rivayeti desteklememiştir. Bu rivayet, râvisinin zayıflığı yanında garîb bir rivayettir" demektedir... (Şerhu'z-Zerkânî, 1/62-63).)
îbn-i Adiy ve îbn-i Asâkîr Enes'ten şu rivayeti naklederler. O şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: Ben, mîrac gecesinde arş'm sakında; "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür ve ben O'nu Ali ile te'yîd eyledim" diye yazılı olduğunu gördüm." Yine îbn-i Asâkîr Ali'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Resûlüllah buyurdu: Ben mîrâc gecesinde Arş'm üzerinde; "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür! Ebû Bekir gerçekten sıddîktir, Ömer fâruktur, Osman da iki nûr sahibidir!" şeklinde yazılı olduğunu gördüm." Ebû Yâ'lâ, Taberanî, îbn-i Asâkîr ve Hasan bin Arafa Ebû Hüreyre'den şunu naklederler. O demiştir ki: "Resûlüllah buyurdular ki: "Ben mîrac gecesi semaya .çıktığımda her semâda adımın "Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazılı olduğunu gördüm. Benden sonra halîfe Ebû Bekir olacağını da..." Hafız Bezzâr ise, îbn-i Ömer tarîkinden şu mealde bir rivayet sevketmiştir: "Resûlüllah buyurdu: Ben mîrac gecesi semâlara çıktığımda, her bir semâda adımın "Muhammed Allah'ın resulüdür!" diye yazılı olduğunu görmüşümdür." Darekutnî, Hatıb ve İbn-i Asâkîr Ebu'd-Derdâ'dan şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Ben mîrac gecesi Arş'ta bir yeşil yaygı gördüm, üzerinde beyaz bir nur halinde şöyle yazılı idi: "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür! Kbû Bekir sıddîktır. Ömer de fâruktur!" İbn-i Asâkîr Câbir'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Cennetin kapısında: Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllâh!" yazılı olduğu bir hadislerinde Resûlüllâh tarafından bildirilmiştir. Ebû Nuaym'in Hılye'sinde îbn-i Abbâs'tan rivayet ettiğine göre de, Resûlüllâh şöyle buyurmuştur: "Cennette mevcut her bir ağacın her yaprağında: Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlüllâh" diye yazılıdır." Hakim, sahihtir kaydiyle îbn-i Abbâs'tan rivayet eder. O demiştir ki: "Allah Teâlâ îsâ (a.s.)'a şöyle vahyetmiş: "Muhammed'e imân et ve ümmetinden her kim O'na yetişecek olursa, O'na imân etmelerini de kendilerine emret! Eğer Muhammed olmasaydı, ne Adem'i yaratırdım, ne cenneti ne de cehennemi... Ben arşı yarattığım zaman o su üzerinde izdırâb etti... Ben de, üzerine "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazdım, bunun üzerine arş sakin oldu..." Not: Hafız Zehebî: "Bu rivayetin râvileri arasında Amr bin Evs vardır ve kim olduğu bilinmemektedir" demiştir. (Suyûtî). îbn-i Asâkîr Ebu'z-Zübeyr tarikiyle Câbir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Adem (a.s.)'ın iki omuzu arasında: "Muhammed Allah'ın resulüdür ve bütün peygamberlerin hâtemidir" diye yazılmıştır." Taberanl'nin Ubâde bin Sâmit'ten naklettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Peygamber Süleyman bin Davud'un yüzüğünün kaşı semavî idi ve nakşında şu yazı vardı: Ben, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ım! Muhammed de benim kulum ve resûlümddür!" Ukayll ile îbn-i Adiyy'in Cabîr'den sevkettikleri rivayet ise şöyledir: "Resûlüllâh buyurdu: "Davud'un oğlu Süleyman'ın yüzüğünün nakısında şunlar yazılı idi: "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlüllâh = Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed de Allah'ın resûlü'dür
. Hazret-i Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” dedesi Abdülmuttalibin yanında kalıyor idi. O vefât edince amcası Ebû Tâlibin yanında kaldı. Bu sırada sekiz yaşında idi. Ebû Tâlib Onu çok severdi. Ebû Tâlibin âilesi, birlikde veyâ ayrı ayrı yemek yidiklerinde doymazlardı. Hazret-i Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” ile birlikde yidikleri zemân doyarlardı. Ebû Tâlib, âile fertlerine yemek verdiği zemân, onlara sabr edin, bekleyin, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” sofraya otursun, derdi. Çünki, O onlarla birlikde yimeğe başlayınca, hepsi az bir yemekle doyarlardı ve Onun bereketiyle yemek artardı. Meselâ bir içimlik süt olsaydı, önce Muhammed aleyhisselâm içerdi. Sonra onlara verirdi. Hepsi süde kanardı. Ebû Tâlib Ona, ey oğul! Sen çok mubâreksin, derdi
. O'na İman Edeceklerine Dair Peygamberlerden Misak Alınmış Olması
Sânı Yüce Allah Kitâb-ı Kerîmende buyuruyor ki: "Allah Peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Bakın, size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. "Kabul ettik" dediler."O halde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım." dedi.(Al-i Imrân sûresi, 81) îbn-i Ebû Hatim, bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak es-Süddî'den naklen şöyle der: "Nuh (a.s.)'dan beri her bir peygamberden Hz. Muhammed (a.s.)'a inanacakları ve O'na yardım edeceklerine dâir mîsâk alınmış olduğu gibi, her bir peygamber de kendi ümmetlerinden bu hususta misâk almış ve onlara: "Siz sağ iken O size gönderilmiş olursa, mutlaka O'na inanacak ve mutlaka O'na yardım .edeceksiniz!" .demiştir..." îbn-i Asâkır, Küreyb'in îbn-i Abbâs tarîkinden sevkettiği bir rivayeti nakleder... îbn-i Abbâs demiştir ki: "Cenâb-ı Hakk, Adem'den itibaren her peygambere Sevgili Habîbi'ni takdim eder (O'na inanıp yardım etmeleri hakkında onlardan mîsâk alır...), Ümmetler de O'nu birbirine müjdeler ve O'nun kendi aralarından çıkmasını beklerdi. Nihayet yüce Allah O'nu ümmetlerin en hayırlısı içinden çıkardı, en hayırlı zamanda peygamber olarak gönderdi, en hayırlı ve.en güzide arkadaşları da O'na ashâb kıldı... O, beldelerin en hayırlısı olan Mekke'de doğdu, orada büyüdü ve kırkında kendisine ilâhi elçilik vazifesi verildi... Burası, Hz. İbrahim (a.s.)'ın haremi idi... Sonra O'nu oradan çıkarıp Taybe'ye (mübarek Medine şehrine) göç ettirdi... Dînini orada yerleştirdi... Burası da Muhammed (a.s.)'m haremi oldu... Harem-i Şerîf den peygamber olarak gönderildi, harem-i şerife hicret etti..."(
. İbrahim'in (A.S.) Peygamberimizle İlgili Duası
İmam İbni Cerîr tefsirinde Ebu'l-Aliye'den naklediyor. O şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'m -Kabe'nin duvarlarını yükseltirken- şöyle bir duası olmuştur: Bakara Sûresi'nin 129. âyetinde geçen O'nun bu duası şu mealdedir: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden bir elçi gönder..." O'nun bu duasına karşılık denildi ki: "Yâ ibrahim, duan kabul edilmiştir! O elçi, âhir zamanda gelecektir." Ahmed, Hâkim ve Beyhakî Irbâz bin Sâriye'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.): "Ben, Ibrâhîm (a.S.)'m duası ve îsâ (a.s.)'m müjdesiyim!" buyurdular. îbn-i Asâkîr ise, Ubâde bin es-Sâmit'den naklen şöyle rivayet eder: - O demiştir ki: "Peygamberimiz'e: "Ey Allah'ın resulü! Bize kendinden bahseder misin?" denildi. Efendimiz de buyurdular ki: "Ben, îbrâbim (a.s.)'ın duasıyım... Benim geleceğimi en son müjde eden ise, îsâ bin Meryem olmuştur... Her ikisine de Allah'ın salât ve selâmı olsun!..." Tabakât sahibi îbn-i Sa'd, Dahhâk tarîkinden gelen bir rivayeti şöyle kaydeder: "Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Ben Ibrahîm (a.s.)'m duasıyım! O, Kabe'nin temellerini yükseltirken şöyle duâ etmişti: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden bir resul gönder!..." îşte Cenab-ı Hakk, O'nun bu duasını kabul buyurmuş ve Kabe'nin binasını tamamlamayıO'na nasîb eylemiştir..."
. Hazret-i Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” her sabâh uykudan uyanınca, yüzünden nûr yayılırdı. Ebû Tâlibin oğulları Onun yüzünün nûru ile şereflenirlerdi. Hepsinin saçları karışık, kirpikleri yapışmış vaziyyetde olurdu. Muhammedin “aleyhisselâm” uyanınca misk kokulu saçları taranmış ve cihânı gören gözleri sürmelenmiş hâlde görürlerdi
. İbrahim (A.S.)»a Peygamberimizin Geleceğinin Allah Tarafından Bildirilmesi
îbn-i Sa'd Tabakât'ında îbn-i Abbâs'tan rivayetle şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'a Hâcer'i götürmesi emredildiği zaman, Cebrail Burak ile geldi ve onları bindirdi... Giderken, sulak ve verimli ovalara rastladıkça "Burada indir yâ Cebrail" diyordu... Cebrail de "Hayır!" diyerek cevaplıyordu... Nihayet Mekke'ye geldiler. Cebrail: "în yâ îbrahîm" dedi. O da: "Ağacı ve bitkisi olmayan bir yere mi?" dedi. Cebrâîl: "Evet yâ îbrahîm, buraya ineceksin. Çünkü senin zürriyetinden gelecek ve Yüce Kelime'yi tamamhyacak olan âhir zaman peygamberi, buradan çıkacaktır" diye karşılık verdi..." Yine îbn-i Sa'd Şa'bfden naklen şöyle demiştir: "îbrahîm (a.s.)'a indirilen kitapta; 'Yâ İbrahim, senin neslinden nice milletler gelecek nihayet, Hâtemü'l-Enbîyâ = en son peygamber olan Nebiyy-i Ümmî gelecek" diye bir beyan da vardı." Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'den ise şöyle rivayet eder: "Hâcer validemiz, Şam diyarından oğlu îsmâîl ile çıktığı zaman (Ravzatu's-Safâ, s:168 - Sene 1258 İst.) biri kendisine karşı şöyle demişti: "Yâ Hâcer, bil ki senin şu oğlun, nice milletlerin babasıdır ve o milletlerin birinden Harem'de ikâmet eden âhir zaman peygamberi gelecektir." Yine îbn-i Sa'd, aynı tarîkden şöyle rivayet eder: "Cenâb-ı Hakk, Yakûp (a.s.)'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Yâkûp, ben senin zürriyetinden birçok hükümdarlar ve peygamberler göndereceğim... Fakat sonunda Harem-i Mekke'den çıkacak olan peygamber (Muhammed)i göndereceğim. O'nun ümmeti Kudüs'deki mescidin binasını yenileyecektir. O, bütün peygamberlerin sonuncusu olarak gelecek ve adı Ahmed olacaktır...
_________________ Bütün savaşım senin için
|